Görüntünün gerçeklikle kurduğu ilişkinin giderek kırılganlaştığı bir noktadan yola çıkar. Günümüzde imgeler temsillerini yeniden üretir; gördüğümüz şey artık gerçekliğin kendisi yerine onun sayısız kez işlenmiş, dönüştürülmüş ve çoğaltılmış halidir.
Bu dönüşüm sürecinde görüntü, anlamını taşıyan bir yüzey olmaktan çıkarak parçalanan, çözülen ve belirsizleşen bir yapıya bürünür. Sergide yer alan işler bir çözülme anına odaklanır. Görüntüler bilinçli olarak pikselleştirilir; detaylar silinir, bütünlük bozulur ve tanıdık olan yabancılaşır. Görüntünün en küçük birimine indirgenmesi, gerçekliğin artık kesintisiz ve bütüncül olarak algılanamadığını gösterir. Her piksel anlamın askıya alındığı bir durak gibidir.
Bu parçalanma, izleyiciyi alışıldık görme biçimlerinin dışına iter. Netlik yerini belirsizliğe bırakırken, görüntü ile anlam arasındaki doğrudan bağ kopar. Seyirci neye baktığını bilmekten çok “bakmanın kendisi” üzerine düşünmeye davet edilir. Görüntü artık açıklayıcı değildir; sorular üretir, boşluklar bırakır ve yorum talep eder. Görüntünün bozulması gerçeğin yokluğu anlamına gelmez; aksine onun ne kadar kırılgan ve müdahaleye açık olduğunu görünür kılar. İzleyici, gördüğünün ne kadarına inanabileceğini neyin gerçek neyin yalnızca bir iz olduğunu yeniden düşünür. Gerçeklik artık keskin hatlarla değil; kopuk, bulanık ve parçalı imgelerle algılanır. Sergi, net cevaplar vermek yerine bir duraksama alanı yaratmayı amaçlar. Görüntünün çözülüşü izleyiciyi yavaşlamaya, bakmaya ve sorgulamaya davet eder. Pikselleşmiş yüzeylerin ardında, temsilin sınırları ve gerçekliğin giderek belirsizleşen doğası sessizce açığa çıkar.