BAŞKENT ANKARA

Türkiye, çöken Osmanlı İmparatorluğu'nun kalıntıları üzerinde, 1923 yılının 29 Ekiminde kurulmuş bir cumhuriyettir. Cumhuriyetin kurucuları, bu tarihe gelinceye kadar, dört yıl süre ile hem Osmanlı İmparatorluğu'nu işgal etmiş ülkelerle, hem de Osmanlı İmparatorluğu'nun köhnemiş yönetimi ile savaşmak zorunda kalmışlardı. İşte bu savaş Ankara'dan yönetildi ve Cumhuriyet Ankara'da ilan edildi.

Cumhuriyeti kuracak ve daha sonra Atatürk adını alacak olan Mustafa Kemal, dağılıp dökülen Osmanlı İmparatorluğu'ndan yeni bir devlet yaratmak üzere İstanbul'dan Samsun'a hareket ettiğinde, tarih 15 Mayıs 1919'dur. Tam o gün İzmir işgal edilecektir. Samsun'a vardığında ise tarih 19 Mayıs 1919 olmuştur. Ankara'nın daha doğusunda yer alan Erzurum ve Sivas kentlerinde toplanan kongrelerden sonra Ankara'ya gelen Mustafa Kemal Paşa, mücadelenin nasıl yürütüleceği konusunda tam bir karara varamamıştır. Çünkü bütün koşullar onun aleyhinedir. Ülkenin aklı başında görülen bütün aydınlan mücadele etmeme yanlısıdırlar. Ama Ankara'nın, Seğmen adı verilen yiğitleri vardır. 27 Aralık 1919 günü Ankara'ya gelen Mustafa Kemal Paşa'yı Dikmen sırtlarında Seğmenler karşılarlar. Seğmen alayına ve Ankaralılara Mustafa Kemal Paşa sorar:

"Nasılsınız Ankaralılar?"

Yanıt, umulanın, beklenenin çok üstündedir; tüm karşılayıcılar birlikte haykırırlar:  "Seni görmeye geldik, yolunda ölmeye geldik."

Mücadelenin kesin kararı orada, o an verilir. Ve Ankara'nın güzel yazgısı başlar. Ankara, Mustafa Kemal'i ve arkadaşlarını sımsıcak bir sevgiyle bağrına basar. Bu sevgi, maddi katkılarla da desteklenir. Kurtuluş Savaşı Ankara'dan yönlendirilir. 23 Nisan 1920'de açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi her olayın odak noktası olur. Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğindeki bu Meclis, Kurtuluş Savaşı'nı 9 Eylül 1922'de İzmir'in kurtarılmasıyla tamamlar.

Bu başarı, esaret altında olan bütün insanlar için bir ümit işareti oluyor. Haberi bir gazetede okuyan Mahatma Gandi, "üzerinde düşünülmesi gerek" diyor ve J.PanditNehru'nun anlattığına göre bir ateş yakarak kutlama yapıyorlar. Yıllar sonra bile, farklı ulusların özgürlük savaşçılarının kurşunlanmış vücutlarının göğüslerinden Atatürk'ün resimleri çıkacaktır.

Ama garip bir durum vardır ortada. Türk Dışişleri Bakanlığı Ankara'da, ülkelerin temsilcileri İstanbul'dadır. Yeni devletin tüm etkinlikleri ve uluslararası ilişkileri Ankara'dan yönlendiriliyor. Elçiliklerin İstanbul'da olması hem bir boşluk yaratıyor, hem de yeni devletin kabullenmemesi gibi bir görünüm veriyor. İşte bu nedenlerle Türk Dışişleri Bakanlığı İstanbul'da bir büro açıyor. "Hariciye VekâletiDersaadetMurahhaslığı" adındaki bu büro, bakanlıkla yabancı temsilcilikler arasındaki ilişkiyi sağlayacaktır. Zaman, Lozan günleridir. Türk'ün askeri zaferini, siyasal zaferle güçlendirebilmesi için, İsmet Paşa'nın yedi düvelin bu zaferi içine sindiremeyen temsilcileriyle boğuştuğu günler... İşte o günlerde, hemen bütün ülkelerde Türkiye'nin başkentinin neresi olacağının belirsizliğinden doğan bir tedirginlik var. 1923'ün Şubat ayında İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri ilk kez bu sorunu dile getiriyor. Yüksek Komiser, olayların gelişmesinden ve bazı Türk yetkilileriyle yaptığı konuşmalardan edindiği izlenimleri Londra'ya rapor ederken "yeni yöneticilerin İstanbul'u başkent olarak bırakmaya hiç niyetli olmadıklarını ve başkenti Anadolu'ya, büyük olasılıkla da Ankara'ya taşıyacaklarından kaygı duyduğunu" belirtiyor. Komiserin anlattıklarına göre İstanbul halifeliğin merkezi olarak korunacaktır.

Bu rapor, bütün öteki ülkelerin tedirginliğini rahatsızlığa dönüştürmekte gecikmiyor. Bu rahatsızlık, kısa sürede "diplomatik bir saldırıyı başlatarak, Ankara'ya karşı ortak bir cephe oluşturma" noktasına ulaşıyor. Bu tepkinin nedeni çok basit: İçlerine sindirememiş olsalar bile, hiç değilse toprakları açısından büyük bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğu'ndan sonra, daralmış sınırlar içinde kurulan Türk Devleti'yle diplomatik ilişki kurmak kabullenecekleri bir şey değil. Böyle bir ilişkiyi kabullenmek, "bu küçük ve yoksul devleti fazla önemsemek, ona fazla değer vermek" olacaktır.

İngiltere'nin başını çektiği bu diplomatik saldırıya öteki ülkeler de katılmakta gecikmiyor. Ankara'nın başkent yapılmasını engellemek için akla gelen-gelmeyen bütün sorunlar bir tehdit şeklinde ortaya dökülüyor. Konu Lozan Konferansı'nda bile gündeme getiriliyor ve ünlü Lord Curzon, İsmet Paşa'ya, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türk Devleti'ne geçişte çok çeşitli sorunlarla uğraşmak ve bunlara çözüm bulmak zorunluluğu olduğunu anımsatarak, aba altından sopa gösteriyor. İsmet Paşa bu... Kök söktürme çabalarını kendi yöntemleriyle boşa çıkarıyor.

Tarih, 24 Temmuz 1923... Lozan Konferansı Türk Devleti'nin siyasal zaferi olarak sona eriyor.

Tarih 6 Ekim 1923... Türk askerleri İstanbul'a giriyor ve İstanbul'un işgali sona eriyor. İşgal kuvvetleri, Dolmabahçe önündeki Türk bayrağını ve Türk askerlerini selamlayarak, çekilip gidiyorlar.

Tarih 13 Ekim 1923... Malatya milletvekili İsmet Paşa ve 13 arkadaşının 9 Ekim'de sundukları tek maddelik yasa tasarısı kabul ediliyor:

"Türkiye Devleti'nin makam idaresi (başkenti) Ankara şehridir."

Bağımsızlık savaşımının en büyük destekçisi, zafere kanını, canını, emeğini, tüm varlığını adamış, yoksul ve yoksun bir bozkır kasabası Ankara, Türk Devleti'nin başkentidir artık. Hemen hemen bütün ülkelerin direnişine, engellemesine, çıkardığı güçlüklere, savurduğu tehditlere, dayattığı koşullara karşın... Kimi devletler, başlattıkları elçi atama hazırlıklarını durduruyor; kimi ülkeler eninde sonunda başkentin yeniden İstanbul olacağı beklentisi içinde elçi atama işini savsaklıyor. Kimi ülkeler İstanbul'a bir elçi, Ankara'ya kıdemsiz bir diplomat atama konusunu, kimi ülkeler de başkentin Ankara olmasına karşın, elçisinin İstanbul'da oturacağı konusunu gündeme getiriyor. Fransa ve İtalya, Ankara'da elçilerinin yerleşebilecekleri binalar olmadığını ve önce bunun sağlanması gerektiğini söylüyorlar. İngiltere ise hepsini geride bırakarak"Türkiye'ye bir temsilci atamayacağı" tehdidini savuruyor. Hiçbir şey, Türk Devleti'nin yöneticilerini yollarından döndüremiyor. Yola çıkılmıştır ve yürünecektir. Hem de her şeye karşın. Türkiye'nin başkenti Ankara'dır. Ve ne kadar direnirlerse dirensinler, bir süre sonra tüm ülkelerin temsilcileri Ankara'ya geleceklerdir. Geliyorlar ve Ankara'nın başkent oluşunu sorun yapmayarak başından beri burada oturanlara katılıyorlar. Bunlar 1921'den, 1923'ten ve 1924'ten beri Ankara'da yaşayan Afganistan, Sovyetler Birliği ve Polonya büyükelçileridir. Bu gelişlere Türk Hükümeti de "elçilik binalarını yapmaları için bedava arsalar vererek" katkıda bulunuyor. Büyükelçiler, hep Yenişehir-Çankaya arasındaki bağları, bahçeleri beğeniyor, istiyor ve alıyorlar. 1925'ten başlayarak 5-6 yıl boyunca bu alan bir "elçilikler şantiyesine" dönüyor.

Ankara'nın başkent olma savaşımı bundan sonra da çeşitli aşamalardan geçerek, Ocak 1930'da Ankara'nın zaferiyle sonuçlanacaktır. Ankara 27 Aralık 1919'dan bu yana, alnının teri, bileğinin gücüyle hak ettiği yere gelmiştir artık. Şimdi onu temelinden çatısına kadar yeniden kurmak ve bir bozkır kasabasını çağdaş devletin başkentine dönüştürmek gerekiyor.

Bu sayfa 121087 kere görüntülendi.
<< Geri Dön